%@LANGUAGE="VBSCRIPT" CODEPAGE="1254"%>
|
Hz. Nuh (a.s) |
|
Nûh (a.s), Adem
(a.s)'dan yaklaşık olarak bin sene sonra gönderilmiştir. Bu zaman
zarfında insanlar tevhid üzere olup, Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktan
kaçınırlardı. İbn Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet edilmektedir:
Ayrıca, İbn Abbas (r.a)'ın bu hadisi, tarihçilerin ve Ehl-i kitab'ın
zannettikleri gibi, Kabil ve oğullarının ateşe tapan bir topluluk
olarak varlığının sözkonusu olmadığını da ortaya koymaktadır. Yani,
tevhidden ilk sapma, Adem (a.s)'den en az bin sene sonra olmuştur. Allah Teâlâ'ya şirk koşan bu putperest topluluk, aniden ortaya çıkmadı. İdris (a.s)'dan sonra insanlar, onun şeriatına uyarak ibadet ediyor ve salih alimlerin çizgisinden yürümeye özen gösteriyorlardı. Bir zaman sonra insanların sevip uydukları bu salih kimseler ölüp gittiklerinde, kavimleri onları kaybetmekten dolayı büyük üzüntüye kapıldılar. Şeytan, onların bu hassasiyetlerinden istifade ederek, sevdikleri bu salih kişileri hatırlamak ve böylece onların nasihatlarını zihinlerinde canlı tutmak için onlara, bu kişilerin her zaman bulundukları yerlere, onların birer heykelini, anıtını dikmeyi telkin etti. İlk defa put diken bu nesil onları, kesinlikle tapınmak için dikmemiş ve onlara ibadet edip, şirk koşanlardan olmamışlardı. Ancak bunların peşinden gelen nesiller zamanla bu heykellerin birer ilâh olduğuna inanmaya, hayır ve şerrin sahibi olduklarını vehmetmeye başlamışlardı. Böylece yeryüzünde ilk defa, tevhid akidesinden sapılmış ve insanlar Allah'tan başka ilâhlar edinerek, O'na şirk koşmaya başlamışlardı. Putları diken bu ilk neslin vebali oldukça büyüktür. Zira onlar, bu putları dikmekle bir sonraki neslin putperest olmasına sebep olan ve Allah'a şirk koşmayı ilk icad edenlerdir. Ayrıca onlar, canlı suretler yapmakla da Allah Teâlâ'nın azabına müstahak olmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.s) canlı bir şeye benzer bir sûret yapan kimse için şöyle buyurmaktadır: "Her kim bir sûret yaparsa, Allah Teâlâ ona kıyamet günü, yaptığı sûrete ruh verinceye kadar azap edecektir. O kimse ise asla bunu başaramayacaktır", Kıyamet günü en şiddetli azap suret yapanlara olacaktır. Onlara; "yarattıklarınızı diriltin bakalım" denilecektir"
Nûh
kavminin tapındığı putların her birinin, Kur'an-ı Kerim'de
zikredildiğine göre bir adı vardı: "..."Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve
Nesr putlarından asla vazgeçmeyin" dediler" (Nûh, 71/23).
Peygamber, Allah Teâlâ'nın kullarına rahmetinin en açık bir
delilidir. Allah Teâlâ, elîm Cehennem azabından sakındırmaları için
peygamberlerini göndermiş; bunlardan, inkârcıların isyan ve
işkencelerine karşı sabrederek, tebliğlerine devam etmelerini
istemiştir. Nuh (a.s) da, kavmine gönderildiği zaman,
büyüklenmelerine, vurdumduymazlıklarına ve bütün aşırılıklarına
rağmen onlara şefkatle yaklaşarak, kendilerini gelecek can yakıcı
azaba karşı korumak istemiştir. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'ın, kavmine
gönderilişi hakkında şöyle buyurmaktadır: "Milletine can yakıcı bir
azap gelmeden önce onları uyar" diye Nuh'u milletine gönderdik" (Nûh,
71/1).
İyice azıtmış ve korkunç bir helâkle cezalandırılmayı haketmiş bir
topluluk olan Nûh kavmine, bu helâkten kurtulmak için rahmanî bir el
uzatılmıştı. Allah'ın elçisi Nûh (a.s), şirki bırakıp, tevhid
akidesine dönüşü tebliğle görevlendirildiğinde, onlara yaptığı ilk
tebliğ, Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilmektedir: "...Ey kavmim!
Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin
için büyük günün azabından korkuyorum" dedi. (el-A'raf, 7/59); "Ben
sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin!
Doğrusu ben, hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum"
dedi. (Hûd, 11/25, 26); "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için
O'ndan başka ilâh yoktur. Sakınmaz mısınız"dedi. (el-Mü'minûn,
23/23); "Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir
uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin
ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar
ertelesin. Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz.
Keşke bilseniz!" (Nûh, 71/2-4).
Nûh
(a.s)'ın bu tebliği karşısında onlar, büyüklenerek ve şımararak Nûh
(a.s)'a türlü şekillerde saldırılarda bulunmuşlar ve çeşitli
kötülüklerle itham etmişlerdir. Her zaman hakkın karşısında durup,
toplumlarını peygamberlere uymaktan alıkoyan mele' * (ileri gelenler)
Nûh (a.s)'ın da karşısına çıkmış, Kureyşin ileri gelenlerinin Hz.
Muhammed (s.a.s)'e yaptıklarını andıran bir tarzda, onu, sapıklıkla
ve sefihlikle itham etmişlerdi. Nûh (a.s) onları, Allah'tan
başkasına kulluk etmemeye çağırdığında; "Kavminin ileri gelenleri:
"Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler".
Nûh
(a.s) merhametle onlara; "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur;
ancak ben âlemlerin Rabbinin peyşgamberiyim, Rabbimin sözlerini size
bildiriyor, öğüt veriyorum.
Sizin
bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece
merhamete uğramanızı sağlamak için aranızdan bir vasıtayla
Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi" (el-A'raf,
7/61-63).
Şirkin
ve küfrün pisliğiyle bulanmış akıllar, tarihin her döneminde Allah
Teâlâ'nın, bir elçi gönderdiği zaman, onu hangi topluma
gönderiliyorsa o toplum içerisinden çıkarmasına şaşmışlar, bundaki
açık gerçekleri görmemişlerdir. Nûh kavmi de ona itiraz ederken,
Allah Teâlâ'nın elçisinin bir insan değil ancak bir melek
olabileceğini ileri sürmüştü: Senin ancak kendimiz gibi bir insan
olduğunu görüyoruz" (Hûd, 11/27); "Bu, sizin gibi bir insandan başka
birşey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Allah dilemiş olsaydı
melekler indirirdi. İlk atalarımızdan beri böyle bir şey işitmedik"
(el-Mü'minûn, 23/24). Mustaz'af insanlardan bir topluluğun etrafında
toplanıp onu tasdik etmeye başlaması sebebiyle, tebliğini tesirsiz
bırakmak için çareler arayan Mele', bu gelişme üzerine daha da
sertleşerek, onu yalancılık ve delilikle itham etmeye başlamışlardı.
Onun için şöyle deniliyordu: Daha başlangıçta, sana bizim ayak
takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir
üstünlüğünüz de yoktur. Biz sizin bir yalancı olduğunuz
kanaatindeyiz" (Hûd, 11/27); Bu adamda nedense biraz delilik var.
Bir süreye kadar onu gözetleyin" (el-Müminûn, 23/25); "Bu
putperestlerden önce Nûh milleti de yalanlayarak; delidir"
demişlerdi, yolu kesilmişti" (el-Kamer, 54/9).
Zenginlik ve riyaset sahibi bu insanlar üstünlüğün malda ve topluma
hâkim bir konumda olmakta olduğunu zannettikleri için, gerçekte,
kendileriyle kıyas kabul etmez derecede bir üstünlüğe sahip olan Nûh
(a.s)'a inanan mustaz'afları küçümsüyor ve onlarla bir arada, aynı
seviyede bulunmayı nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardı.
Bunun için Nûh (a.s)'a müracaat etmişler ve bu insanları yanından
uzaklaştırırsa, o zaman belki kendisini dinleyebileceklerini
bildirmişlerdi. Ancak Nûh (a.s) onlara kesin bir uslûpla cevap
vererek, gerçek anlamda üstünlüğün, inananlarda olduğunu şu ifade
ile ortaya koymuştur: "Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece
açıkça bir uyarıcıyım " (eş-Şuara, 26/ 14-15).
Nûh
(a.s), bıkmadan, her türlü eziyetlerine sabrederek onları her yerde
İslâm'a çağırıyor, Cehennem azabından kurtulmalarının yollarını
belletmeye çalışıyordu. Ancak kavmi, onu her defasında alaya alıyor.
Söylediklerini aralarında eğlence konusu yapıyorlardı: "Kavminin
ileri gelenleri (Mele) yanından her geçtiklerinde onunla alay
ediyorlardı. Nuh ise onlara şöyle diyordu: Bizimle alay edin
bakalım. Biz de, bizimle alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz"
(Hûd, 11 /38).
Nûh
(a.s), kavmini şirkten dönmeye davet ederken, onlara tesir
edebilecek her yolu deniyordu. Onlara Allah'a ibadet etmeyi ve bir
peygamber olarak kendisine tabi olmayı telkin ederken, buna karşılık
kendilerinden hiç bir maddî menfaat istemediğini ve beklemediğini;
amacının yalnızca onları, Allah Teâlâ tarafından gelecek olan büyük
cezalardan korumak olduğunu bildiriyordu: Kardeşleri Nûh, onlara
Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size
gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat
edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak
alemlerin Rabbine aittir". Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından
korkuyorum" (eş-Şuara, 26/106-110, 135).
Kavmi,
inadında direnmiş ve kesin kararını vermişti. Ona; "İster öğüt ver,
ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir" dediler" (eş-Şuara,
26/136). Buna rağmen O, çağrısında ısrar edince, müşrikler tamamen
sertleşmiş ve onu tehdit ederek artık bu söylediklerini tekrarlamayı
terketmezse kendisini taşlayacaklarını bildirmişlerdi: "Ey Nûh! Eğer
bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın" dediler"
(eş-Şuara, 26/116).
Nûh
(a.s), davetini tekrarladıkça onların inadı artıyor, ona ve
inananlara eziyetlerini daha da şiddetlendiriyorlardı. Nûh (a.s)
onların bütün bu tahammül edilmez eziyet ve işkencelerine katlanıyor
ve onları kurtarmak için bir an olsun boş durmuyordu. Asırlar süren
bu yorucu tebliğ faaliyeti, kavminden çok az bir topluluk dışında,
kimsenin iman etmesini sağlayamamıştı: "Pek az kimse onunla beraber
inanmıştı" (Hud, 11/40).
Azgınlaşan kavmi, Allah Teâlâ'ya meydan okurcasına Nûh (a.s)'a şöyle
çıkışıyordu: Ey Nûh! "Bizimle cidden tartıştın; hem de çok
tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza
getir" dediler" (Hûd 11 /32).
Nûh
(a.s), bu zalim topluluğun iman etmeyeceğini anlamıştı. Kavmi için
hiç bir kurtuluş yolu kalmamıştı. Onlar zulümlerini artırdıkça
artırdılar. Bunun üzerine Nûh (a.s), dokuz asırdan fazla bir müddet
tahammül ettiği zorluklar karşısında hiç kimseye tesir edemediğini
ve edemeyeceğini anlayınca, kavminin durumunu Allah Teâlâ'ya havale
etmekten başka çare bulamadı.
Allah
Teâlâ da ona, kavmini sularla helâk edeceğini, bunun için bir gemi
yapmasını bildirdi. Ayrıca bundan dolayı kavmine acıyıp da, onlar
için bağışlama dilememesi gerektiğini de bildirdi: Nûh'a; "Senin
milletinden inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır. Onların
yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz
gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana başvurma. Çünkü onlar
suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu" (Hûd, 11
/36-37).
Nûh
(a.s), Cebrail (a.s)'ın gözetimi altında gemiyi yapmaya başladı.
Müşrikler yanına geldikleri her defasında onunla alay ediyorlardı:
"Gemiyi yaparken kavminin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça
onunla alay ederlerdi. O da; Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay
ettiğiniz gibi bizde sizinle alay edeceğiz. Rezil edecek olan azabın
kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi"
(Hûd, 11/36-39).
Taberî,
Nûh (a.s)'ın, kavmini İslâm'a davet edişi, gemiyi yapmaya başlaması
ve kavminin onunla alay edişi hakkında, Âişe (r.anh)'dan rivayetle,
Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediğini nakletmektedir: "Nûh
kavminin arasında dokuz yüz elli sene kalmıştı. Bu zaman zarfında
onları hakka davet etti. Son zamanlarına doğru bir ağaç dikti. Ağaç
her taraftan çok büyüdü. Sonra onu kesip gemi yapmaya başladı. Onun
yanından geçerlerken, ona ne yaptığını soruyorlar ve onunla dalga
geçerek Şöyle diyorlardı: "Onu yap; karada gemi yapıyorsun; bakalım
nasıl yüzdüreceksin?" Nûh (a.s) da onlara; "yakında
bileceksiniz"diyordu” (Taberî, Tarihul-Rasul vel-Mulûk, Beyrut 1967,
I, 180). Ve yine ona; "Nebiliği bırakıp, Marangozluğa mı başladın"
diyerek eğleniyorlardı (a.g.e., I, 183).
Nûh
(a.s)'ın yaptığı geminin şekli ve büyüklüğü hakkında İbn Abbas
(r.a)'dan şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: "Geminin uzunluğu,
Nûh'un babasının dedesinin (yani İdris (a.s)) zıra'ıyla üç yüz
zıra'; eni elli zıra'; yüksekliği otuz zıra'; su seviyesinden
yukarısı ise altı zıra' idi. Katlara ayrılmış olan geminin üç kapısı
bulunmaktaydı. Bu kapılar üst üste açılmıştı. Nûh (a.s), gemiyi inşa
ederken, tahtaları birbirine mıhlar kullanarak çakmıştı: "Onu,
tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik" (el-Kamer,
54/13).
Nûh
(a.s)'ın adını taşıyan ve onun kıssasının anlatıldığı sûrede bu
durum şöyle anlatılır: "Nûh dedi ki: "Rabbim! Doğrusu ben, kavmimi
gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağırmam, sadece benden
uzaklıklarını artırdı. Doğrusu hen senin onları bağışlaman için
kendilerini her çağırışımda parmaklarını kulaklarına tıkadılar,
elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.
Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım. Sonra onlara açıktan
açığa, gizliden gizliye de söyledim. Dedim ki: "Rabbinizden
bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. "Nûh, "Rabbim!
Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu Kendisine sadece
zarar getiren kimseye uydular.
Birbirinden büyük
hilelere başvurdular" dedi. İnsanlara; "sakın tanrılarınızı
bırakmayın; Ved, Suva', Yağûs, Yeûk ve Nesr putlarından asla
vazgeçmeyin" dediler. Böylece bir çoğunu saptırdılar. Rabbim! Sen bu
zalimlerin sadece şaşkınlığını artır.
Nuh
dedi ki; "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir inkarcı bırakma. Doğrusu sen
onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok
inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler" (Nûh, 71/5-11, 21-24,
26-27).
Allah
Teâlâ, bu kavme helâkı umumi kıldığı gibi, Nûh (a.s) da bunun umumî
olmasını istemişti. Çünkü, asırlar süren daveti neticesinde
anlamıştı ki; bunlardan kalan nesil, yine onlar gibi inkarcılar
olacaktı. İbn İshak şöyle demektedir: "Bir sonraki asır geldiğinde o
nesil, bir öncekinden daha berbat oluyordu. Sonra gelen nesiller;
"Bu adam babalarımızla, dedelerimizle birlikte yaşamıştı ve onun hiç
bir sözünü kabul etmemişlerdi. Bu deliden başka biri değildir"
diyorlardı" Yeryüzünde ilk defa fesad çıkararak, zâlimlerden olan
bir toplumu cezalandırmak için Allah Teâlâ'nın takdir etmiş olduğu
vakit yaklaşmakta idi. Allah Teâlâ, Nûh (a.s)'a Tufanın gelişini
haber veren alâmet olarak, tandır (tennûr)'dan suların kaynamasını
göstermişti.
Tandırdan su kaynamaya başlayınca Allah Teâlâ, ona her cins canlıdan
birer çifti ve kendisine inananları gemiye bindirmesini vahyetti:
Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamağa başlayınca; her cinsten
birer çifti ve aleyhine hüküm verilmemiş olanın dışında kalan çoluk
çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla
beraber inanmıştı" (Hûd, 11 /40).
Nûh
(a.s), muhtemelen, oğlunun küfredenlerden olduğunu bilmediği için,
Allah Teâlâ'ya; "Rabbim! oğlum benim ailemdendi. Doğrusu senin
va'din haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" diye
seslenerek, oğlunun başına gelenlerin hikmetini öğrenmek istemişti.
Allah Teâlâ, bir peygamber dahi olsa, kan bağının hiçbir şey ifade
etmediğini, insanların birbirinden olmalarının yegane ölçüsünün
akide olduğunu; "Ey Nûh! O senin ailenden değildir. Çünkü o, çok
kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme"
ayetiyle Nûh (a.s)'a bildirerek, ortaya koymuştur. .
Tufan,
yeryüzünde, gemidekilerin dışında hiç kimsenin sağ kalmasının mümkün
olmadığı bir şekilde bütün dünyayı sular altında bırakmıştı. Gök,
kapılarını açarak sularını boşaltmış; Yer, her tarafından sular
fışkırtmaya başlamıştı: "Biz de bunun üzerine gök kapılarını boşanan
sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, takdir
edilen bir ölçüye göre birleşti" (el-Kamer, 54/11-12).
Allah
Teâlâ, inkârcı zalimler helâk olduktan sonra, Tufanı sona erdirmiş
ve inananların bulunduğu gemiyi selametle Cûdi dağı üzerine
durdurtmuştu; "Yere; "Suyunu çek!"göğe; "Ey gök sen de tut!"
denildi. Su çekildi, iş de bitti. Gemi Cûdiye oturdu. "Haksızlık
yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi" (Hûd, 11
/44).
İnkar
edip yeryüzünde fesad çıkaran topluluk yok edilip sular çekildikten
sonra, Allah Teâlâ peygamberine artık emniyet içerisinde gemiden
inebileceğini bildirmişti: "Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan
topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in" (Hûd,
11/48).
Nûh
(a.s), gemiden indikten sonra, Semânîn diye isimlendirilen bir
yerleşim yeri inşa etmişti. Bu yer ve Cûdî dağı; Ceziretu İbn Ömer
(Cizre)'in yakınında bulunmaktadır (a.g.e., 189).
Tarihçiler; Sam'ı, Arapların ve Fars'ların atası; Ham'ı, Zenciler ve
Habeşlilerin atası ve Yafes'i de Türkler, uzak doğu milletleri,
Berberîler, Çinliler ve Mâverâünnehir kavimlerinin atası olarak
kabul etmektedirler (İbnul-Esîr, el-Kâmü fi't-Tarih, Beyrut 1979, I,
78).
Nûh
(a.s)'ın tufana kadar dokuz yüz elli beş yıl yaşadığı kesindir:
"Şüphesiz ki biz Nuhu kavmine Peygamber olarak gönderdik. Aralarında
elli yıl hariç bin yıl kaldı" (el-Ankebut, 29/14). Ancak, Tufandan
sonra ne kadar yaşadığı hakkında bir bilgi yoktur. İbn Abbas
(r.a)'ın görüşüne göre, Nûh (a.s) bin yedi yüz seksen sene
yaşamıştır ve öldüğünde de Mescid-i Haram'a yakın bir yere
defnedilmiştir (Sabûnî, a.g.e., 154).
Ve o,
sonraki peygamberler için, takip edilmesi gereken bir önder
kılınmıştır: "İbrahim de şüphesiz, onun yolunda olanlardandı"
(es-Sâffât, 37/83). |